BİR DARÜLFÜNUN REİSİ SEÇİMİ HİKAYESİ
Tashih edilmiş ikinci tâb.
Copyright Osman Gagavuz, 1999
Münakalat: e-mail. ogagavuz@hotmail.com
Eserin her hakkı mahfuzdur; tâmamen veya kısmen iktibas edilemez.
Bu eserin birinci tâbbı 15 adet tâbbedilmiş ve elden tevzi edilmiştir; hediyesi meccanidir.
Özür: eserin birinci tâbbında, hikayenin cereyan ettiği tarihte fenni ilimler mektebi reisi olan sayın Osman Kartal’ın adı, sehven Mehmet Kartal olarak yazılmıştır ama daha vâhimi ünlü Devlet i Osmani (DO) büyüğü Osman Medarî’ye ait söz Konfüçyus’a aitmiş gibi neşredilmiştir. Muharrir burada bir hatadan ziyade kasıt olduğunu zannetmektedir. Medarî Hazretlerinin âtideki reis namzetleri için sarf ettiği zannolunan bu kıssalı vecizesinin, Garp hayranı bir takım hainlerin suikastına mâruz kaldığı zannolunmaktadır. Bu iki vâhim hatadan ötürü muharrir kârilerin aflarını rica eder. (Yoksa Şark mıydı? Bu Konfüçyus nâm zat Garp’da mı, yoksa Şark’da mı yaşamıştı. Yoksa Şark’dakiler için Garp’da, Garp’dakiler için Şark’da mı yaşamıştı? Hay Allah!, her neyse... Yalnız Bu adam da böyük bir adam idü ve şöyle bir vecizesi olduğu rivayet olunur idü: “Yüzünü şarka dönersen kıçın garbı, kıçını garba dönersen yüzün şarkı gösterir!”)
Kafasına şahin sıçtı diye karga kartal mı olur?!
Osman Medarî.
Hikayemizde geçen vakaların cümlesi hilâf-ı hakikattir; hakiki hayatla hiçbir alâkası yoktur; ihtimalî benzerlikler ise tamamen tesadüften ibarettir.
Hikayemiz Devlet-i Osmanî de cereyan eder ama bu devletin tarihteki Yüce Osmanlı Devleti ile kâtiyen bir alâkası yoktur. Hikayemizin kahramanlarının cümlesinin adı Osman olduğu için, onların yaşadıkları memleketin devletinin adı böyle adlandırılmıştır ve bundan böyle de hikayemizde kısaca DO olarak geçecektir. DO da bir tarihte insanlar mefkûreciler, jöntürkler, diniyyeciler ve topçular olarak gruplara ayrılmışlar ve biri birleriyle kıyasıya savaşa girmişler. İlk üçünü biliyoruz da “bu topçular da neyin nesi ola ki?” diye sual edecek olursanız; rivayet olunur ki bunlar “Ne diniyyeciyiz, ne jöntürk, ne de mefkûreci, biz topçuyuz topçu!” diye kendilerini tanıtan, değişen şartlara göre top sahasının her mevkiinde top koşturabilen şahıslarmış. Memleketteki bu savaşa Rûmi 1396 senesinin 12 teşrininde, Osman Kâinat adlı, Erkanı Harbiye Reisi olan bir paşa, bir gece ansızın çıkagelerek (pardon o şarkı idi, doğrusu bir gece ansızın darbe yaparak) son vermiş. Osman Paşa idareyi ele aldıktan sonra memleketin kanun ve müesseselerini kendi kafasına göre (ki her şeyin en iyisini o bilirmiş) baştan sona değiştirmeye ve yeniden tanzim etmeye başlamış ki buna Üçüncü Tanzimat-ı Osman devri de denilir (bk. DO tarihi). Tabiidir ki bu tanzimattan memleketin darülfünunları da nasibini almışlar. O tarihe kadar darülfünun müderrisleri kendi reislerini kendileri seçerlerken, Osman Paşa “bunların seçtikleri reislerin ne b.k olduklarını gördük, talebeleri biri birlerine düşürdüler!” diyerekten, yeni bir Yüksek Tedrisat Kanunu yaparak, Yüksek Tedrisat Müessesesi diye bir müessese ihdas etmiş (bundan böyle bu müessese YTM diye anılacaktır) ve darülfünun reislerinin bu müessesenin teklif edeceği kişiler tarafından (darülfünun müderrisi olmaları lüzumu bile yok) kendisi tarafından tayin edileceğini ilân etmiştir. Olayın hakikatte zuhur ediş biçimi de rivayete göre şöyledir: YTM reisine “Paşamız filanca müderrisi falanca darülfünunun reisi olarak tayin edecektir, siz onun adını, yanına iki de uyduruk ad yazarak listeye yazınız ve kendisine sununuz!” denilir ve lûzumu da usulünce icra edilirmiş. Gel zaman git zaman memlekette demokratikleşme diye herkesin nalıncı keseri gibi kendine yontarak anladığı ve icra eylediği bir takım değişiklikler zuhur etmeye başlamış ve darülfünunlar da bu değişikliklerden nasibine düşeni almışlar; artık darülfunun reisleri, darülfünun müderrislerinin seçecekleri altı namzet arasından YTM tarafından seçilen üçün birisi olarak reisicumhur tarafından tayin edilecekmiş. Benim size nakledeceğim hikaye de bu vakte tesadüf eden günlerde meydana gelmiştir.
Benim kim olduğum mühim değil, siz anlatacaklarımı dinleyin! Bu değişikliklerin olacağını herkes gibi ben de önceden tahmin ediyordum ve o günlerde bir gün, gâliba aylardan Rûmi 1408 teşrini evveli idi ve tıbbiye mektebinde yeni doğmuş marazlı veletlerin tedavisi ile haşır neşir müderrise Osmaniye Hanım ile bir görüşmemizde, “Hemşire, galiba vakit geliyor, darülfünun reislerinin müderrislerin reyleriyle seçilmeleri ihtimali beliriyor; bu günlerde de memleketimizde hatun hakları pek bir revaçta, sen de bu güne değin pek bir kimsenin antipatisini kazanmış değilsin, namzet olursan, biz de desteklersek reis olabilirsin, hele bize destur ver!” diye bir teklifte bulundum.
Tabii bazılarınız “Sen kimsin de böyle bir girişimde bulunuyorsun!?” diyebilirsiniz ama ehh, ne yapalım, biz de herkes gibi kendimizde bir takım hususiyetler vehmediyorduk. Osmaniye hanım “istemem!” dedi. Ben de “Eh, peki sen istemiyorsan biz de başka birisini arayalım!” dedim. Daha sonra bu hemşiremizin kendisine getirilen her mevki ve makam teklifine “hayır” dediğini ama daha sonra da, “Eh madem ki arkadaşlar böyle istiyorlar, bize de kabul etmek düşer!” deyup her mevki ve makamı kabul ettiğine şahit olmuşumdur. (DO da buna “istemem yan cebime koy taktiği” denilir’).
Efendim derken meclisi mebussan kanunu çıkardı ve reisicumhurca tasvip edilen üçün birinin darülfünun reisi olmasına imkan veren kanun tatbikata geçti. Bu sıralarda bevliye müderrisi olan Osman Siyahcalardan’ın odasında toplandık ve biz jöntürklerden, ya da jöntürk geçinenlerden birisini reis seçebilir miyiz? deyu münakaşaya tutuştuk. Sanırım o toplantıda bir ben, bir Siyahcalardan, bir de işitme cihazı illetleri müderrisi Osman Kâmiloğlu vardı. Kâmiloğlu “Ben üçün birisi olmak istemem, tek dereceli seçim olursa girer ve evelallah bileğimin hakkı ile reis olurum, o günlere değin ben bu işte yokum!” dedi. Daha sonra reislik seçimlerinde Kâmiloğlu’na bir oy çıktı ve bazıları onun kendi kendine oy verdiğini iddia ettiler ama bu güne kadar işin aslını anlamak kâbil olamadı. Tabii milletin ağzı torba değil ki büzesin!
Herkes gibi ben de darülfünun reisi olmayı isterdim ama (ne de olsa her yiğidin gönlünde bir aslan yatarmış) aklı başında herkesin teslim edeceği gibi benim böyle bir şansım yoktu. Birçokları benim aklımın pek başımda olmadığını düşünürler ve iddia ederlerse de, ben de öyle görünsem bile, herkes kadar aklı başında biriydim ve olmayacak duaya amin demezdim. Bunun üzerine Osman Siyahcalardan’a “Gel arkadaş sen bu işe soyun, darülfünunun bulunduğu memleketlisin, müspet hususiyetlerin de var, senin için uğraşalım, şansımızı deneyelim!” teklifinde bulundum; Osman da kabul etti (ne de olsa her yiğidin gönlünde bir aslan yatarmış!). Şöyle bir düşündük, “Kimlerin şansı var, kimler namzet olabilir?”. Efendim darülfünunumuzun iktisadiye mektebinde beynelmilel iktisadiyle müderrisi olan Osman Akbaba da namzet olacakmış ve en iyimser bir tahminle on, on iki kadar reyi varmış. Bizim evdeki hesabımıza göre de Osman Siyahcalardan’a kırk, kırk beş civarında bir reyi (sadece mektebi tıbbiyeden) temin edebilirdik ve hemen faaliyete başladık. Mektebimizde büyüklerimizden ve sözü geçebilecek müderrislerden yürek illetleri müderrisi Osman Sert ve ince hastalıklar müderrisi Osman Hasesmi’ye gidip fikrimizi beyan eyledik. Her iki Osman da “Gayet isabetli düşünmüşsünüz, Siyahcalardan’ı biz de çok severiz ama beynelmilel iktisadiye müderrisi Osman Akbaba da namzet imiş, onunla da bir konuşalım, ona reis muavinliği vâdederek onu ve reylerini bizim tarafımıza kazanalım!” buyurdular. Bu vaziyet bize de mâkul geldi ama gene de Siyahcalardan Osman’a “söyledikleri mâkul ama Osman Akbaba ile anlaşmışlar diye istihbaratlar var, oraya gidince bizi satmasınlar!” deyu tereddütlerimi ifade ettim; ama yaptığımız müzakere sonucunda samimi oldukları mülahazasına vardık ve Osman Akbaba ile birlikte yapılacak görüşmeyi kabul ettik; ama ne hazindir ki aradan uzunca bir zaman geçtikten ve Osman Akbaba reis olduktan sonra, Hasesmi ile bir görüşmemizde, alkolün de tesiri ile Hasesmi bana “Yok arkadaş senin yanlışın var, biz Osman Sert ile başından beri Osman Akbaba’yı reis olarak düşündük ve onun lehine çalıştık!” demesin mi! Ne dersin? İnsan yaşadıkça öğreniyor; zâten tecrübe dediğiniz de hayatta yenilen kazıkların terkibinden başka nedir ki!..
Kararlaştırılan gün geldi ve Osman Sert’in muayenehanesinde Osman Akbaba ile bir araya gelindi. Bu müderrisimizi tanırdım. Bana göre bu zat marazi derecede kibirli, ama bu kibrini saklamak için mürayice tevazu sergileyen birisiydi ve benim gözümde gabarık gubarık hal ve hareketleriyle Akbaba’dan ziyade bir kader kısmet horozunu andırırdı. Bazıları kader kısmet horozunun ne olduğunu bilmeyebilirler, anlatayım. Eskiden bazı kişiler zahmetsizce para kazanabilmek için bir horozu tâlim ettirirler, önüne bir tahta kutu koyarlar ve bu tahta kutuya da, kişilerin kader ve kısmetleri ile ilgili önceden yazılmış otuz kırk kadar kâğıdı belirli bir sıra dahilinde yerleştirirlerdi. Kader ve kısmetini merak eden kişiler horozcuya bir para öderler, horozcu parayı alınca tâlimli horozu harekete geçirecek bir şekilde tahtaya vurur ve bunun üzerine horoz o kağıtlardan birisini gagasıyla çeker ve horozcuya verir. Horozcu da o kâğıtta yazılan tevatürleri meraklı kişiye kader ve kısmeti olarak okur. Kader kısmet horozu o kâğıdı çekip sahibine verdikten sonra başını şöyle havaya kaldırıp, boynunu hafifçe geriye doğru gererek öylesine çalımlı (gabarık gubarık) bir tavır sergiler ki, görmeye değer. İşte nedense Osman Akbaba’nın tavırları da bana hep bu kader kısmet horozlarını tedai ettirirdi. Zaten zaman benim bu benzetmemin ne kadar haklı olduğunu gösterdi. Sözünü ettiğim o kader kısmet horozları insanların kaderini kısmetini belirleyemezlerdi ama bizim Akbaba darülfünun reisi olduktan sonra gagalayarak birçok insanın kaderini de kısmetini de, kimini olumlu, kimini olumsuz yönde tahmin değil ama tayin etti.
Muayenehanedeki toplantıya katılanlar, hatırladığım kadarıyla tabii ki ben, muayenehanenin sahibi Osman Sert, has adamı Osman Hasesmi, emrazı asabiye müderris muavini (o tarihlerde, sonra müderris oldu) Osman Adamsoyu, Osman Çeliktaş (hayatiye-i tıbbiye müderrisi), bir karambol olur da reis namzetliğini ben kapabilir miyim? diye sotada bekleyen fenni ilimler mektebi reisi Osman Kartal, gene aynı niyetle sotada bekleyen hariciye müderrisi Osman Kızılkaya, bir de kapının eşiğinde oturan ve kim ya da kimler tarafından çağırıldığı bu güne kadar bir türlü anlaşılamayan hıfsıssıha müderrisi Osman Hastürk. Toplantı başladı; en yaşlımız olduğu için Osman Kızılkaya toplantı başkanı olarak tayin edildi, bu arada kebaplar geldi, rakılar içilmeye başlandı. Geçmiş gün, o an için yenilen kebapların acılı olup olmadığını anımsamıyorum ama acısı sonradan çıktı.
Osman Kızılkaya oturumu açarken YTM deki büyüklerin kendisine altı kişilik listeye bir oyla bile girse, reisicumhura sunulacak üçlü listeye konulacağını ve üçün birisi olacağının kesin olduğunu söylediklerini, ama kendisinin her türlü umuru görmüş ve yaşlanmış birisi olarak kesinlikle bu makamda gözünün olmadığını söyledi; ardından sözü alan Osman Akbaba da kendisinin mefkûrecilerin adayı kırık çıkık müderrisi Osman Kaşıkara’dan sonra en fazla ikinci oyu alacağını, hatta biraz uğraşırsak ondan da çok oy alabileceğini ama eğer ikinci en çok oyu alacak olsa bile YTM tarafından listeye birinci olarak konulacağını, ve sucuk pastırması ile ünlü şehrimizli hemşehrilerinin desteği ile de cumhur reisi tarafından darülfünun reisliğine kesin olarak tayin olunacağını, kendisinden başka içimizden ikinci en çok reyi alan kişilerin mefkûrecilerin adayı karşısında hiç şansları olmadığını gayet güzel bir lisanla ifade etti. Reis olursa tayyarecilik mektebi kuracağını, şehrimizin üstünde üniversitenin tayyarelerini uçuracağını (ki Allah‘ı var bunu gerçekleştirdi), tayyarecilik mektebi ile ünlü Yenişehir’den sucuk ve pastırması ile ünlü güzel şehrimizin ne eksiği olduğunu vb.. öyle bir anlattı ki, bu adamın büyük adam olduğuna neredeyse ben bile iknâ oldum. Dinleyenlerde itiraz edecek hal kalmadı, hepsi Akbaba’nın haklılığını teslim etti ve neredeyse kadehler reisliğinin şerefine kaldırılmak üzere idi ki, ben söz aldım. “Sayın Akbaba, öyle anlaşılıyor ki reis olma şansınız var ama biz sizin gibi nazarî ilimlerle uğraşmıyoruz, biz tatbiki ilimciyiz, sonuçta hastaya bir reçete yazarız ve bir tedavi veririz. Şimdi de sizin bize vereceklerinizi konuşalım. Eğer reis olursanız, en azından, sizin adınıza bu makamdan vazgeçen Osman Siyahcalardan’ı tıbbiyeden sorumlu reis muavini, emraz-ı asabiye müderris muavini Osman Adamsoyu’nu hastane sertabibi, Osman Hasesmi’nin zevcesi olan müderris hanımı sıhhat ilimleri müessesesi müdürü yapmanız gerekir. Bu gece burada bize bunların sözünü vermelisiniz!” deyu bir teklif ortaya attım. Bu teklifim en hârâretli kabulü Hasesmi’den gördü, “Doğru, Osman çok doğru söylüyor!” deyu!
Akbaba daha sonra mefkûreciler tarafından o gece orada olan jöntürklere bu sözleri verdi diye suçlanmıştır ama şimdi Allah’ı var kendisi yok, adam bu sözleri vermeye kesinlikle yanaşmadı. Ben de bunun üzerine “Eğer bu sözler verilmezse bu iş burada biter!” deyu bastırdım. Bunun üzerine Osman Akbaba oturduğu koltukta çöktü; ne yardan geçebiliyordu, ne serden. Hem marazî kibri nedeniyle kimseye gebe kalmak istemiyor, hem de yüzüp kuyruğuna getirdiği reisliği elinden kaçırmak istemiyordu. Bitkin bir sesle, âdeta yalvarır bir edayla başladı: “Osman Beyciğim, lütfen anlayışlı olalım, ikimiz de aynı şeyleri söylüyoruz ama belki ben farklı ifade ediyorum. Ben reis olacak olursam, reis muavinliği için ilk düşüneceğim kişi zaten Osman Siyahcalardan’dır. Ben daha önce İçtimai ilimler enstitüsü müdürü idim ve umdelerim yüzünden bu makamdan hiç tereddüt etmeden istifa ettim. Ben sizleri tatmin edemezsem (nasıl tatmin edeceği muğlâk ama nasılsa her koşulda bizi tatmin edeceğini düşünmüş olsa gerek) tereddütsüz reislikten istifa ederim vb..” lâflar etti. Buna rağmen benim o anki tavrım umumi kabul görür gibi olduysa da, kapı kenarında oturan ve oraya nasıl geldiği ve kimler tarafından getirildiği bu güne kadar hala anlaşılmamış olan Osman Hastürk birden kükredi; “Osman Bey kardeşim siz nasıl adamsınız ben anlayamıyorum. Hem Sayın Osman Akbaba’yı reis seçelim diyorsunuz, hem de gelecekteki koskoca reisimizle pazarlık yapmaya kalkıyorsunuz, Bu nasıl olur!?” (Hastürk bu çıkışının menfaatini sonra fazlasıyla görmüş ve birkaç müdürlük birden kapmıştır).
Hastürk’ün bu çıkışı üzerine hazurun kendine geldi. “Öyle ya, koskoca darülfünun reisi ile böyle pazarlık yapılır mıydı?”. Bana çıkışmaya başladılar: “Yahu kardeşim adamın üstüne gitme, şimdi söz verse de sonra tutmasa ne olacak? Biz Sayın Akbaba’ya güveniyoruz ve lütfen bu işi burada kapatalım” deyu beni azarladılar. Ben biraz ısrar edecek gibi olduysam da Akbaba’ya dönüp özür dilediler. “Osman Bey siz bu arkadaşımızın kusuruna bakmayın, kendisi biraz ne dediğini, ne yaptığını bilmeyen bir arkadaşımızdır, onun kusuruna bakılmaz, ona kızıp da bize gücenmeyin!”. Osman Akbaba rahatladı ve coştu, “Size söz veriyorum, zaten mefkûrecilerin adayı ile aramda yüzde ondan fazla bir rey farkı olursa namzetlikten çekilirim!”. (Maalesef sayın Akbaba bu sözünü tutmadı, yüzde otuzdan fazla bir rey farkına rağmen namzetliğini sürdürdü).
O gece olan bir diğer diyoloğu da, Akbaba’nın şahsiyetinin daha iyi anlaşılması için anlatmak istiyorum. Akbaba “Ayak oyununa gerek yok!” lâfını, tam olarak nasıl bir cümle içinde kullandı şimdi hatırlamıyorum, ama bizim, ya da benim ayak oyunu yaptığımı belirtir bir sözü, benim, “Osman Bey lâfınıza dikkat edin, biz burada ayak oyunu yapmıyoruz!” tepkim üzerine, “Rica ederim Osman Beyciğim, ben ayak oyunu lâfını ağzıma almadım, zaten terbiyem gereği böyle argo laflar benim ağzımdan sâdır olmaz” deyu inkâr etti. O zaman anladım ki “ağzından çıkan lâfı Akbaba’nın kulağı duymuyordu!” Hazurun tartışma büyümesin deyu bu lâfın üstüne gitmedi ama reis olduktan sonraki görüşmelerinde Siyahcalardan’ın kendisine “Osman Bey sizin ağzınızdan çıkanı kulağınız duymuyor, o gece Osman Bey’in size söylediği ‘ayak oyunu’ lâfını hepimiz duyduk ama tartışma büyümesin deyu sustuk” demesi üzerine Akbaba gene ısrarla “asla öyle bir sözü söylemediğini ve hiçbir zaman da böyle bir söz sarf etmeyeceğini” söylemiştir!
O geceden başka ilginç hatıralar: reisliği en çok kendisinin hakkı gibi görenlerden birisi olan fenniye mektebi reisi Osman Kartal zaman zaman itirazlarla ortalığı karıştırıyor ve durumun kendi lehine dönmesi için çabalıyordu; o zaman da sotada hazır bekleyen idarecimiz Osman Kızılkaya, oturduğu masaya elinin ayası ile “Tak!” diye vurarak yerinden fırlıyor ve “Peki lan bana ne diyorsunuz!” diye şansını deniyordu. Bu sahne birkaç kez tekrarlayınca Siyahcalardan dayanamadı ve “Osman Abi otur oturduğun yerde, sana müderris muavini Osman bile rey vermez!” diye kendisini susturdu. Burada kastedilen müderris muavini Osman, daha sonra Akbaba tarafından mektebi tıbbiye reisliğine tayin edilen, ve Kızılkaya’nın asistanlıktan itibaren yetiştirdiği bir talebesi idi. Neyse uzatmayalım o gece kadehler gelecekteki reisimiz Osman Akbaba’nın şerefine kaldırıldı ama umulmadık bir gelişme oldu; toplantıyı idare eden hariciye müderrisi Osman Ağabeyimiz bir türlü toplantıyı tâtil etmiyordu. Bunun üzerine Osman Sert işaret ederek beni dışarı çıkardı ve kulağıma “Oğlum bir makam da şuna ver de dağılalım, yoksa bu adamın toplantıyı bitireceği yok!; ama bu makamı öyle ver ki, hem vermiş olalım, hem de vermemiş!” dedi. Ben de denileni yaptım ve içeri girince “Sayın Akbaba, bu gece en büyük fedakârlığı Osman Abimiz yapmıştır (hariciye müderrisini kastediyorum). Zaten o namzet olsa idi bu münakaşalara hiç lüzum kalmayacaktı; ama mâdemki o bu fedakarlığı yapmıştır, siz de reis olduğunuzda tabii ki onu mektebi tıbbiye reisliği için dikkate alırsınız!” dedim de toplantıyı dağıtabildik.
Biraz daha gerilere giderek bir hatıramı daha nakletmek istiyorum. Fenniye mektebi reisi Osman Kartal, darülfünun reisliğinden öylesine umutlu idi ki, bir gün öğle yemeği sonrası lâflayarak odasına doğru gidiyorduk ve yolda lâf uzayınca “haydi odana gidelim, hem bir kahveni içeyim, hem de konuşmamıza orada devam ederiz!” teklifim üzerine pattadanak “Osman Bey siz şu sıralar benim odama gelmezseniz iyi olur. Ben darülfünun reisliğine namzet olacağım, birlikte görünmemiz benim için iyi olmaz!” diyebildi. Futbolcu taifesinden olan bu arkadaşımız bir jöntürkle samimi görünüp, mefkürecilerden gelecek reyleri kaçırmak istemiyordu. Netekim reislik seçiminden sonra bir sabah eşimle birlikte arabamıza binmeye hazırlanırken, çalışır vaziyetteki arabasından inerek hışım gibi üstüme gelmiş ve “Yazıklar olsun sana, bana darülfünun reisliğini sen kaybettirdin, oysa bu darülfünunda seni müderris yapmayacaklardı da benim YTM deki îtibarım ve gayretlerimle sen müderris oldun, seni ben müderris yaptırdım!” deyu şedit sitemlerde bulunup gitmişti. Bu olaydan sonra benim de kendime güvenim öyle bir arttı ki sormayın. Kendim reis olamazdım ama istediğimi de odasına gidip kahvesini içerek reis yaptırmazdım; artık reis namzetleri benden korkmalıydılar.
Yukarıda isimleri zikredilen muhterem zevatın ve bendenizin hazır bulunduğu ve sayın Akbaba’nın reis namzetliğinin umumi kabul gördüğü o geceden sonra, seçimlere üç gün ya kalmış, ya kalmamıştı. Ben Siyahcalardan ile bir araya geldim ve “Osman, bu adam seni muavin yapacağını ihsas ettirdi, belki de yapacak ama hatırla, daha önceki darülfünun reisi emrazı asabiye kliniği şefi müderris Osman Soyuadam’ı muavin yapmıştı ama hiçbir selâhiyyet de vermemişti. Sen de o duruma düşebilirsin!” deyu uyarınca Siyahcalardan “Haklısın, biz benim hanımın muayenehanesinde bir daha toplanalım ve bu işi sağlama bağlayalım!” dedi. O geceki zevata davetiye çıkarıldı ve Siyahcalardan’ın zevcesinin muayenehanesinde tekrar toplanıldı. Esasen Hasesmi ve Sert bu toplantıya lüzûm olmadığını, işin bağlandığını söylediler ve ısrar ettilerse de, bizim bastırmamız üzerine müstakbel reisleri Akbabayı’da alarak o geceki toplantıya icabet buyurdular. Bu kez kebap yenilmedi, rakı da içilmedi. Halk arasında kokusu karınca kokusuna benzetilen, bir zamanlar memlekette kıtlığı çekilen ve bizim gençlik yıllarımızda ancak Türk filmlerinde gördüğümüz pahalı İskoç müskiratı içiliyordu ve Akbaba de bu müskiratı seviyor olmalı ki, bedava da bulduğu için epeyce götürmüştü. Mevzuya girildi ve “Siyahcalardan’ın tıbbiyeden tam yetkili ve mesûl reis muavinliği konusunda Akbaba söz vermeye zorlanıldı; ama teslim etmek gerekir ki adam cin gibi akıllı idi. Biz Siyahcalardan ile ikimiz kendisinden desteğimizi çeksek bile, seçimden önceki bir gün içinde kendisine oy verecekleri caydıramayacağımızı iyi hesap etti ve bizim restimize restle karşılık verdi: “Ben hiç kimseye hiçbir konuda söz vermem, göreceksiniz reis olunca her şeyi en iyi becereceğim, hepinizi tatmin edeceğim!” deyip kesti ve attı. (Zaten daha sonra da sözünü tutup bazılarını çok iyi becerdiğini ve bazılarını da çok iyi tatmin ettiğini hepimiz müşahede ettik). Ben münâkaşacı ve muhalif karakterim gereği o gece de Akbaba’yı söz vermeye zorladım ama Osman Sert araya girerek “Kardeşim bak, adam şunu yapacağım diyor, adam şunu becereceğim diyor, adam sizi tatmin edeceğim diyor, Allah’ının aşkına sen ne istiyorsun!?” deyu bana çıkışırken birden Osman Akbaba’ya döndü ve “Osman bey size de adam adam deyip duruyorum ya, lütfen kusura bakmayın!” deyu, kendisinden, kendisine adam dediği için özür diledi. Ben de Sert’e dönüp “Akbaba’ya adam dediğiniz için niye özür diliyorsunuz? Yoksa benim bilmediğim bir şey mi var, kendisi adam değil mi?!.. Hayır! Ben sizinle aynı kanaatte değilim, az önce zevcem telefon etti ve beni gelip arabasıyla almayı teklif etti ama ben Akbaba ile aynı mahallede ikamet ettiğimiz için, zevceme ‘hayır hanım, senin gelmene gerek yok, Ben Osman Akbaba’nın arabasıyla gelirim. Osman Akbaba benim için arabasına binilecek adamdır dedim!’, doğru konuşun!” diye müdahale ettim. Sayın Akbaba benim kendisini arabasına binilecek adam saymamı haykırarak söylememden çok mütehassis oldu ve yerinden kalkarak, içtiği karınca kokulu pahalı müskiratın da tesiriyle, “Osman Beyciğim, sizi bir öpeyim, sizin için şöyle böyle derlerdi ama meğerse siz hakikaten adammışsınız!” deyu hissiyatını ifade etti. Ben de aynı müskiratın etkisinde olduğum için o gece öpülüp öpülmediğimi anımsamıyorum ama sonunda kabak gene benim başımda patladı. Hasesmi ve Sert Siyahcalardan’a dönüp, “Sen ona bakma, Akbaba’ya güven, sonunda sen karlı çıkarsın, biz O’na (Akbabaya’ya) kefiliz!” deyu söz verdiler. Ne demişler, “umut dağları bekler!”. Siyahcalardan da, içindeki umutla tartışmayı bitirdi ama ben tatmin olmadım ve telefon edip bir taksi çağırarak, ve Akbaba’ya, eğer anladı ise “Sen benim için arabasına bile binilmeyecek adamsın!” mesajını vererek orayı terk ettim; zaten aradan bir gün geçtikten sonra seçim oldu ve ben o seçimde rey kullanmadım. Seçim günü arabama binip gidecekken, zevcem bana ilerideki bir adamın gülümseyerek, davetkâra ne işaretlerle dikkatimi çekmeye çalıştığını söyledi ve adamı işaret etti. Ben de eşime “O’nun Akbaba olduğunu, kendisinin son bir gayretle, bir oy fazladan koparabilmek için sarf ettiği gayretleri fark ettiğimi ama fark etmemiş gibi görünmek için büyük çaba harcadığımı” söyledim ve hareket ettim. Çok yakın evlerde oturduğumuz halde eşim Akbaba’yı tanımıyordu; hattâ denilebilir ki aynı darülfünunda pek çok kişi de O’nu tanımıyordu; şahsen tanıyanlar da şahsiyetini tanımıyordu. Sonradan herkesçe tanınmasının neye mâl olduğunu da belki bir başka öyküde naklederim.
Peki ben kim miyim? “Aşkolsun, tanımadınız mı!?” Bendeniz de emrazı akliye müderrisi Osman Gagavuz’um!
Öykülerle kendimizi anlama sanatı
Bu öyküleri Dr. İrvin D. Yalom’un psikikoterapi öykülerini okuduktan sonra yazmaya karar verdim. Yalom ABD Stanford Üniversitesi’nde psikiyatri profesörü ve psikoterapi, özellikle grup psikoterapileri alanında meslektaşlarınca çok iyi tanınan dünya çapında önemli bir isim. Bunu söylemem aslâ kendimi onunla kıyasladığım anlamına gelmez çünkü ben ülkemizde meslektaşlarımın yalnızca bir kısmının tanıdığı, tanıyanların da çok konuşan ve az dinleyen birisi olarak tanıdıkları
bir psikiyatri profesörüyüm. “Çok konuşan az yazarmış” diye bir söz duymuştum ve bu söz tam bana uyuyor. Onun yazdıkları bana yazmam için bir esin kaynağı oldu, o kadar. Anlattıklarımı dinletebildiğime göre (genellikle öğrencilerime ve de zorla) belki de bazılarına yazdıklarımı gönüllü (zaten başka türlüsü olamaz) olarak okutabilirim diye düşündüm ve bu psikiyatrik hasta öykülerini, hem hoşça vakit geçirten bir öyküler dizisi gibi, hem de bu insanları ve onların ruh dünyalarını, yâni o insanları (ki onlar aslında bizleriz) anlamamıza yardımcı olabilecek bir inceleme kitabı gibi düşündüm. Aziz Nesin üstat “Benim Delilerim” adlı kitabında (· ) “..Çok kişi yazılan bölümleri okudu. Bunlardan biri de, burda deli olarak anlatılanlardan biriydi. Üstelik bu kişi deli olduğunu az çok bilenlerdendi. Yazıları geri verirken,-Benden başka herkesi yazmışsın... dedi.
Bu sözü içtenlikle söylemişti. Yazılan tüm delileri tanımış, salt kendini tanımamıştı.
Sevgili okurlar, sizler da bu kitapta kendinizden başka herkesi bulacaksınız. Yine da kendinizi bulamadığınız için üzülmeyin, çünkü siz nasıl başkalarını buldunuzsa, sizi de başkaları tanıyıp bulacaktır.”
Burada da gerçek ya da imgesel; ya da aşağılık duygularımızın yol açtığı benlik değeri yitimine karşı geliştirdiğimiz traji komik tepkilerinin öyküsünü bulacağız.
Yazmam konusunda başta hocam Prof. Dr. Cevdet Arsan olmak bir çok dostumdan teşvik aldım; yâni övünmek gibi olmasın ama, zorla dinleyen öğrencelerimden başka da çok sayıda hayranım var demek istiyorum! Bu dostlarımın isimlerini sıralamaya kalkarsam bazılarına haksızlık yapmış olmaktan korkarım. Öyleyse “niye Cevdet Arsan’ın adını verdin?” diyecek olursanız, “O Oflu imam!”.
Yalom hastalarına yaklaşımında ruhsal bozukluklara neden olan en temel kaygının varoluş kaygısı, ya da ölüm korkusu teması olduğunu işliyor. Bu evrensel ve ezelden ebede var olan endişenin önemini anlamamak ya da yok saymak olanaksız; ama ben öykülerimde buna eş değer bir korkunun önemini vurgulamak ve göstermek istiyorum, “Benlik değeri (öz
saygı) yitimi” korkusu. Bu öne sürdüğüm korku zaten varoluş korkusunun bir eş değerinden başka bir şey değil; çünkü benlik değeri yitimi ölüme eşdeğer bir duygu. Benlik değerini ya da bir başka deyişle öz saygısını yitiren ya da yitirdiklerini sanan insanların intihar ettikleri, ya da buna neden olanları, ya da neden olduklarını sandıkları kişileri öldürdükleri hiç de az rastlanan bir durum değildir. Bu sanmak konusuna bir açıklık getirmek istiyorum. Freud’un bu yüzyılda psikolojiye getirdiği en önemli katkılardan birisi de insanlar için, bazı durumlarda fantezi (düşündükleri, hayal ettikleri) ile gerçeğin tamamen biri birlerinin aynısı olduğu bilgisidir.Yargıç genç adama soruyor,
-Evlâdım arkadaşını niye öldürdün? Yanıt:
-Bana top dedi Hâkim Bey...
Bu gün bunu okuyan genç nesillerin buna bir anlam veremeyeceklerini ve kâtil olan gencin deli olduğunu sanacaklarını düşünüyorum ama bundan yirmi ya da otuz yıl önce top sözcüğü argoda homoseksüel (ib..) anlamında kullanılırdı.
Bu olayı irdeleyelim: bu genç büyük olasılıkla homoseksüel değil, yoksa sıfatına karşı böyle bir tepki göstermesi beklenmezdi ama bunun istisnası da söz konusu olabilir; yoksa ünlü şâir Neyzen Tevfik “insan oğlu tuhaftır, her lâfı kaldırmaz, ib.. dersin bozulur da, şaparsın aldırmaz” demezdi!
Bu olay o yıllardaki bir gazete haberinden aklımda kalma; ayrıntılarını anımsamıyorum; bilmiyorum öldürülen genç bu sözü söylediğinde yanlarında bir başkası var mıydı? Fakat şurası muhakkak ki kâtil olan genç, kendisine homoseksüel denilmiş birisi olarak yaşamayı içine sindirememiş. Bu durumda intihar da edebilirdi. Zaten genç yaşta yıllarca özgürlüğü kısıtlanmış ve sonra da kâtil damgası ile yaşamanın ölümden bir farkı da olmasa gerek. Görüldüğü gibi imgesel bir benlik değeri yitimi öldürüyor.
Bu olayı şu şekilde de açıklamak olası. Maktulün ses tellerinin oluşturduğu hava titreşimleri, kulak kepçesinden içeri girerek kâtilin kulak zarını titreştiriyor, bu titreşimler örs, üzengi ve çekiç kemikleri vasıtasıyla kulak sinirine, oradan da beynin bu algıyı değerlendiren merkezine ulaşıyor, orada kişinin var olan programlarında (gelişimsel ve kültürel olarak oluşmuş programlar) değerlendiriliyor (buna bilgisayar dilinde algoritma denir) ve sonuçta “bu adam seni aşağıladı, bu aşağılanmışlıkla yaşayamazsın, bunun çözümünün gereğini yerine getirmelisin!” kararı çıkarsa olay anlatıldığı şekilde sonlaşıyor. Olayı bu şekilde fizik plânında açıklamak mümkün. Burada ses titreşimlerine başka fizik etkiler da eşlik ediyor. O sırada öldürülenin jest ve mimikleriyle birlikte (görsel öğelerle) aşağılama sözcüğü, iltifat olarak da algılanabilirdi. Örnekse “ulan ib.. bir top oynuyor ki görmelisin!” gibi. Burada değerlendirme hatası olamaz mı? Bal gibi olur. Temel arkadaşına soruyor,-Uşağım sempatik nedir?
-Sevimli, cana yakın demektir ..
-Tüh ulan, Allah kahretsin! Herifi pisi pisine öldürdük. Birisi bana çok sempatiksin dediydi de, ihtiyaten furdum oni..
Çamurlar içinde yerlerde sürünen bir sarhoşu tekmeleyen polisin söyledikleri kulaklarımda “lan sen benim ölmüş anama nasıl küfür edersin!”. Benlik değeri yitimine karşı bir başka savunma biçimi. Küfürden, ölmüş ana etkilenir mi?Etkilenir! Nasıl mı?
Dursun Temel’ in ölmüş anasına söver, Temel aldırmaz ..
-Benim anam öldü senin küfürün ona ulaşmaz!
-Ula dua ulaşır da küfür niye ulaşmasın..
Benlik değeri yitiminden kurtulmanın çâresi yok ..
Bu savunmaların bilinçdışı ve otomatik olarak yapılanlarına “Ego savunma mekanizmaları” deniliyor ama mekanizma sözcüğü mekanik bir durumu anımsattığı için; insanlarda oluşan bu savunma düzeneğine mekanizma demek benim içime sinmiyor ve ben “Ego savunma çareleri” diyeceğim. Sigmund Freud’un kuramsallaştırdığı bu düzenekler, bilimselliği tartışılmasına karşın, insanı anlama sanatının çok önemli gereçleri olarak hâlen çoğu psikiy
atrist ve psikolog tarafından kabul görmeyi sürdürmektedir. İlgilenen okuyucu bu kitabın sonundaki bu konuyla ilgili bilgilere başvurabilir. Burada kısaca açıklamam gerekirse “ego” insanın benlik değeri yitimi sonucu acı çeken ve bu acıyı kullandığı düzeneklerle hafifleten hipotetik (varsayılan) ruhsal aygıtı.Bunu Nasrettin Hoca fıkralarıyla anlamaya çalışalım. Hoca etrafına çalım yapmak ister ve eşeğine delikanlı gibi atlayarak binme girişiminde bulunur ama beceremez ve düşer. Çevredekiler kendisine gülerler ve hoca utanır. İşte bir benlik değeri yitimi durumu. Bu durumda hocanın kullandığı olası savunmaları gözden geçirelim.
1. Hoca yüksek sesle “Ah gençlik!” der ama içinden de “atma hoca, ben senin gençliğini de bilirim!” diye geçirir. Bu bilinçli düzeyde ve sağlıklı bir başa çıkma çâresi. Hocanın gerçeği test etme yetisi sağlıklı. Gerçeği test etme yetisi ne? Kişinin aklından geçenlerle (öznel yaşantıları), dış dünyada (gerçekte) olan bitenleri (nesnel yaşantılar) biri birinden ayırt edebilme yetisi. G
erçeği test etme yetisinin sağlam olması ruh sağlığının temel ölçütlerinden birisi. Bu öykülerde bunun bozulmasının kişiyi nasıl etkilediğini görmeye ve anlamaya çalışacağız. Kişiler acı veren gerçekler karşısında gerçeği yok sayabilirler (inkâr, bkz. Ego savunma çareleri), gerçekte olmayan şeylerin ya da olayların olduğunu ya da gerçekleştiğini iddia edebilirler; gerçeği kısmen ya da ileri derecede değiştirip bozabilirler ya da yeniden kendilerine göre yaratabilirler. Burada hoca gerçekte kendisinin ne olduğunun farkında ama onu başka türlü göstermek işine geliyor.2. Hoca bu eylem sonunda düşer, hiç bir şey olmamış gibi ayağa kalkar, üstünü başını silkeler ve “nasıl olsa inecektim!” der. Olayı gülmece ile geçiştirerek benlik değeri yitiminin etkisini azaltmayı dener. Sağlıklı bir başa çıkma çâresi.
3. Hoca “Ah gençlik” dediğinde çevredekilerden birisi “Atma hoca biz senin gençliğini de biliriz!” diye bir tepki verecek olsa, Hoca da “Senin yaşın kaç, sen benim gençliğimi nereden bilirsin diye tartışmaya başlasa ve uzattıkça uzatsa, sağlıksız bir başa çıkma çâresini kullanıyor demektir çünkü bu tartışma kısırdır ve hocaya bir şey kazandırmadığı gibi zaman ve saygınlık da kaybettirir. Sağlıklı davranış ekonomik olmalı ve kişiye kazandırmalıdır, kaybettirmemel
idir (mutlaka maddi anlamda değil).4. Eşeğin yularını hocanın oğlu tutmaktadır, hoca yere düşünce beceriksizliğinin suçunu oğluna yükler (bkz. Projeksiyon) ve “Ulan eşek böyle mi tutulur?” diye bir tokat atar. Ciddi sağlıksız bir başa çıkma çâresinin kullanıldığı sağlıksız bir davranış; paranoid kişilik bozukluğu belirtisi. Eğer hoca her benlik değeri yitimiyle karşılaştığında başkalarını suçlayarak bunun üstesinden gelme davranışı gösteriyorsa bu kişilik bozukluğudur ve alt gurup olarak da paranoid kişil
ik bozukluğudur. Öte yandan zaman zaman sağlıklı kişiler de ender olarak bu tür hatalı davranışlar gösterebilirler; kişi hatasını hemen fark eder ve düzeltme yoluna gider ve bu tür davranışlardan uzak durmaya çalışırsa belki çok sağlıklı birisi değildir ama hasta da değildir. Bu davranışının suçluluğunu sürekli hisseder, “neden böyle yaptım!?” diye acı çeker, uykusuz kalırsa ve bu süreklilik gösteriyorsa o zaman da bu kişide nevrotik kişilik bozukluğu var demektir. “Bu çocuk ben eşeğe binerken eşeği çekti, bunu kasıtlı yaptı, beni çekemeyen birileri para vererek bunu yaptırttılar, benimle uğraşıyorlar, beni öldürmek istediler!” diye düşünmeye başlamışsa, bu durumu dile getirir bir dilekçe ile savcılığa başvurmuş ve oğlu ile uğraşmaya başlamışsa, o zaman bu başa çıkma davranışı ileri derecede sağlıksızdır, kişinin gerçeği test etme yetisi (aklından geçenlerle dış dünyada –gerçekte- olan bitenleri, yâni öznel yaşantıları ile nesnel olayları biri birinden ayırdedebilme yetisi) sanrı (hezeyan) düzeyinde bozulmuştur ki, bu kişi artık psikotiktir (paranoid psikoz) ve ciddi olarak tedaviye gereksinimi var demektir.Görüldüğü gibi, sağlıklılıkla sağlıksızlık ve hastalık arasında kesin bir ayrım yok. Bu bir çizgi, bir spektrum ve birinden diğerine geçişler, gidip gelmeler olabilir. Kişinin kullandığı savunma çarelerinin bazıları sağlıklı çarelerdir (bkz. Yüceltme), bazıları da sık ve sürekli kullanılıyorlarsa ve o kişinin yaşamında bir yeti yitimine neden oluyorlarsa o zaman sağlıksızlık ya da onu izleyen hastalık
söz konusudur. Burada sunulan öykülerdeki karakterlerin bir kısmı sağlıklı, bir kısmı da sağlıksız kişilerdir, belki bir miktar kişilik bozukluğu olabilen kişilerdir ama ruh hastası diyebileceğimiz düzeyde hasta kişiler değillerdir. Tümü içinde benim de olduğum gerçek kişilerdir. Kimliklerinin anlaşılmaması için çaba gösterilmiştir ama bunun tümüyle gerçekleştirilebildiğini söylemek zor. Olaylar gerçektir ama zaman içinde benim öznel gereksinimlerinin de etkisi ile önemli değişime uğramış olmaları kuvvetle muhtemeldir. Çünkü kişiler gerçekte (dış dünyada) olan biten alayları duyumsamazlar, algılarlar. Bir olay ya da nesnenin beyinde imgelenmesi duyumsamadır; örnekse inek bir tabancaya baktığında, o tabanca beyinde bir imge olarak belirir ve bu yalnızca bir imgedir ve inek için bir şey ifade etmez; ama aynı imge bir insanın beyninde oluştuğunda, belekteki diğer imgelerle (anılarla) bir karşılaştırmaya tâbi tutulur, yorumlanır ve sonuçta bir kanaat oluşur, “dikkat tehlikelidir!” Bu işlem algılamadır. Dilimizde “Devenin nalbant dükkanına baktığı gibi bakmak” diye bir deyim vardır. Bu deve için pür bir duyumsamadır çünkü devenin nalbant dükkanı ile ilgili hiç bir anısı yoktur; ama at için nalbant dükkanının görülmesi bir algılamadır, ve çok şey ifade eder. İnsanlar için pür duyumsama söz konusu olamaz. İnsanlar görmezler, gördüklerini yorumlarlar; işitmezler, işittiklerini yorumlarlar. Bu nedenle aynı şeyi gören ve işitenlerin değerlendirmeleri, daha önceki yaşantılarının, sınıf bilinçlerinin, beklentilerinin vb. etkisi ile biri birinden büyük farklılıklar gösterir. Bu nedenledir ki, mahkemelerde gerçeğin anlaşılabilmesi için en az iki tanığın tanıklığına gerek vardır. Burada anlatılanlar her ne kadar gerçekte olmuş olaylarsa da, anlatılanlar benim algılarımdır; bir diğer deyişle bu Osman’lar benim Osmanlarımdır..
Baş Komiser Osman
Çocukluk arkadaşıydık. Aynı okullarda okumadık ama aynı sınıflardaydık ve aynı yıl ortaokulu bitirdik. Yakışıklı, boylu boslu, güçlü kuvvetli ve de akıllı bir köylü delikanlısıydı. Ailenin ekonomik durumu el vermediği, ne bileyim ya da başka nedenlerle ortaokuldan sonra okuyamadı. Ben lise bire gidiyordum ve bir gün benden bir ricada bulundu, “Acaba sevdiği kıza bir aşk mektubu yazabilir miydim?” Şaşırdım, “neden!?” dedim; çünkü ben ede
biyat okuyordum ve edebiyat yapabilirdi;. oysa o edebiyat okumuyordu! Böyle bir mektep yazdım mı şimdi anımsamıyorum ama bu olayı neden yıllar sonra bile anım sayıyorum, sizlere onu anlatayım. Aradan yıllar geçti, Osman askerliğini komando olarak yaptı ve bu şansını kullanarak terhisinden sonra polis memuru oldu ve yukarıda saydığım özelliklerine ek olarak çalışkan da olduğu için baş komiserliğe değin yükseldi.Yıllar sonra karşılaştık, o Güneydoğudaki ilçelerden birisinde baş komiser idi ve emniyet âmiri kadrosunda vekâleten görev yapıyordu, ben ise yenice psikiyatri doçenti olmuştum; birlikte çocukluk ve gençlik yıllarımızı geçirdiğimiz bir arkadaş grubu içinde sohbet ediyorduk. Bana muayenehanem olup olmadığını sordu, “yok!” dedim. Muayenehane açmanın bi
r takım zorlukları vardı, tutunmak, müşteri bulabilmek vb.. “Osman ah benim ilçede görev yapıyor olsaydın!” dedi, “sana ne biçim paralar kazandırırdım!” Onun görev yaptığı ilçeye hemşehrimiz olan (aynı ilden) genç bir doktor atanmıştı, Osman ona muayenehane açmasını önerdiğinde doktor,-Ağabey, ben yabancıyım, buranın yerlisi olan yaşlı bir doktor var, o varken bana kim gelir!? diyecek oldu, bizim Osman gürledi!
-Sen muayenehaneni aç ve gerisine karışma, senin arkanda Osman ağabeyin var! dedi. Genç doktor muayenehanesini açtı ve Osman emrindeki polislere emir verdi.
-Bundan sonra hastalar benim hemşehrime yönlendirilecek!
Derken hastası azalan ve çıkarları zedelenen yaşlı doktor Osman’ın bu tutumunu kaymakama şikayet etti. Gerisini Osman’ın ağzından dinley
elim.-Kaymakam Bey beni çağırdı, senden iyi olmasın aramız çok iyidir, çok iyi arkadaşızdır. Bana ‘Osman Bey rica ederim, bırakın Allah aşkına şu sümsük adamı (kasabalı yaşlı doktoru kastediyor), uğraştığınıza değmez, o sizin muhatabınız olacak adam mı?’ diye ricada bulundu. “Kaymakam böyle dedi ama tabii o daha çok okumuş adam, ona öylesi yakışır ama biz polisiz, bunu adamın yakasına bırakır mıyız? Getirttim polislere adamı, ‘ulan sen kimsin beni kaymakama şikayet edecek! Seni bir gece evinden alıp neh
re attırsam leşini günler sonra bulurlar, soruşturmayı da ben yaparım, kimvurduya gidersin! Evine uyuşturucu koysam, ihbar ettirsem ve yakalasam hapishanelerde çürürsün!’ diye verdim veriştirdim. ‘Ben ettim sen etme komiserim, bir câhillik ettim, affet!’ dedi gönderdim. Ulan biz kaçın kurasıyız, bize söker mi böyle numaralar!” Osman konuyu değiştirdi. “bizim tabanca taşıma ruhsatımız var mıydı?”-Yok dedim, gerek de yok, biz doktoruz, silahı ne yapacağız!
Öyle şey olur muydu? Koskoca bir doçentin nasıl olur da tabanca taşıması olmazdı? Osman’ın on dörtlüsü vardı ve çıkarıp gösterdi, mermilerini boşaltarak bir de gösteri yaptı!
Daha önce de dediğim gibi Osman orada emniyet âmiri kadrosunda görev yapıyormuş, fena da rüşvet gelmiyormuş ama bizim Osman’ın esas amacı İstanbul’a tayin olmak. Böyle Anadolu kasabalarında fazla kazanılmıyor ama İstanbul’a atanabilmesi için de en az on beş bin lira rüşvet gerekli (1980’li yıllar), bu parayı da parça parça toplamak zor; Osman sünnet düğünü yapmaya karar vermiş, orada
n gelecek açık hediye ama gizli paralarla bu meblâğı biriktirebilirmiş ve öyle de yapmış. İlçede emniyet âmirine yakışır bir sünnet düğünü, kaymakam, savcı, yargıçlar, belediye başkanı vb. tüm kasaba erkânı düğünde. Yenilmiş, içilmiş, tabancalar atılmış ve ertesi günü Osman on beş bini denkleştirmiş. Sevincinden uçuyor ama o da ne!? “Orospu çocuğunun birisi ihbar etmiş, Osman emniyet âmiri olduğu için hâkimler-savcılar yasasına tâbi imiş ve bu gizli rüşvetin önlenebilmesi için bu yasaya bağlı görev yapan kişiler görev yaptıkları yerlerde düğün yapamazlarmış! İhbar üzerine bir emniyet baş müfettişi yanında yeminli kâtibi ile soruşturma yapmak için ilçeye gelmiş. “Osman nasıl olsa yırtarız, düğünde kaymakamı, savcısı vardı, onlardan bir şey gelmedi de bundan mı gelecek? En kötü olasılıkla sıkışırsam helâlinden! Bir üç bin müfettişe verir, kapatırım diye düşünüyormuş ki, o da ne!? Müfettişin kılık kıyafetini görünce Osman beyninden vurulmuşa dönmüş! “Osmancığım Allah seni inandırsın adamın sırtındaki ceketi köpeğin altına sersen üstüne yatmaz! Tüh Allah kahretsin, adam namuslu! Ulan sen koskoca bir emniyet başmüfettişisin, sana bu kılıkla dolaşmak (rüşvet almadan yaşamak demek istiyor!) yakışır mı! Şöyle bir iki el ense çektim, baktım umarı yok, adam namuslu! Oğlum Osman bunun bir yolu yok mi? Bunca uğraş boşa mı gidecek dedim kendi kendime. Olmaz lan, mutlaka bir yolu olmalı, hele bir el ense de kâtibe çekeyim!” Kâtibi kaldığı otelde bulmuş ve-kardeşim bu işin bir oluru yok mu? demiş, kâtip
-Baş komiserim işin zor, adamı gördün, namuslu! Bu iş olur ama sana bir beş yüze patlar!.
-Ne diyon lan sen, beş yüz ne ki, ben adama üç bini gözden çıkardım! diye içinden geçirmiş ama kâtibe belli etmemiş.
-O kalay, hele sen yolunu göster!.
-Senin doktorla aran iyi midir baş komiserim?
-Lan doktor benim has adamım, elinden tutup adam ettiğim adam, hele ne gerek sen onu söyle!
-Şimdi baş komiserim, sen sünnet düğününden bir gün önceki tarihli doktordan şöyle bir rapor al, yarın bunu başmüfettişe verirsin, gerisine karışma!
Osman’ın eline bir kâğıt tutuşturmuş, kâğıtta şunlar yazılıymış: “Fimozis + balanitis, âcilen sünnet olması gerekir!” (penis derisinde bitik ve penis başı iltihabı anlamında tıbbi terimler). Ertesi gün ifade vakti gelmiş; müfettiş bu yaptığının suç olduğunu bilmediğini mi sorarak başlamış ama Osman uzatmamış. Doktordan aldığı raporu vererek “Sayın müfettişim, oğlum hasta idi, âcilen sünnet olması gerekiyordu. Bilirsiniz bizim örflerimiz, törelerimiz var. Sünnetsiz düğün olur mu!? Zâten başta kaymakam bey
olmak üzere herkes oradaydı, bu yaptığım suç olsa idi onlar izin vermezlerdi!” Müfettiş bir elindeki rapora, bir Osman’ın yüzüne bakmış ve “ulan Allah belanızı versin, sana bu aklı bizim kâtip mi verdi” deyip bunları kovmuş ve eşyalarını toplamış.Bu arada Osman’ın meslek yaşamına yeni başladığında Ankara’da bir gecekondu, komiserliğinde İzmir’de bir ev, bu olay sonrası İstanbul’a atanmasından sonra da Mecidiyeköy’ de lüks bir daire sahibi olduğunu söylemem de bilmem bir yarar var mı?
Doktor Osman
Dr. Osman dul bir annenin ikinci oğluydu. Ağabeyi evlenmiş ve aileden ayrı idi. Ben tanıdığımda Osman bir klinikte asistan idi ve annesiyle birlikte kalıyordu. Annesinin gözünde Osman dünyanın en yakışıklı genç doktoruydu; dahası Osman o kadar zeki ve çalışkandı ki, hocası olan profesörler Osman ile vizite girmekten korkar olmuşlardı. Doğaldır ki Osman da bütün kadınların kendisini annesinin gözüyle gördüklerini düşünüyor ve kendisini annesinin gördüğü Osman olarak görüyordu.
Tüm kızlar ona bayılıyordu ve onunla evlenmek için can atıyorlardı ama Osman evlilik konusunda bu şansını iyi değerlendirmek ve çok güzel bir kızla evlenmek istiyordu ve bir gün o fırsat önüne geldi. Son sınıfın en güzel kızı o gruptaydı ve Osman karılığına kabul ederek onu şereflendirmeye kara verdi ve evlilik teklif etti ama o ne!? Kız teklifini reddetti. Osman “tabii ne de olsa genç kızdır, onunun da bir gururu var, hemen ‘Osman ben de ne zamandır bu teklifi düşünüyordum’ deyip kollarıma atılacak değil ya!” diye düşündü ve biraz sabırlı olup beklemeye karar verdi ama o da ne! Kız başka bir asistanla birlikte çıkmaya başladı. Osman “Biraz beni kıskandıracak galiba ama bindiği dalı kesiyor, ben tutucu bir adamım, yapmasa iyi olur’” diye içinden geçirdi ama işler hiç umduğu gibi gitmemeye başladı. Derken kız o asistanla nişanlandı, evlendi, çocukları oldu ve Osman da neden kabul edilemediğine bir türlü anlam veremedi ve şaşkındı. O sıralarda kendisiyle tanışıklığımız vardı ve “Neden!, neden!” diye benden açıklama getirmemi bekliyordu ama ben de bir türlü “Osman o çocuk senden daha yakışıklı, daha olgun vb.” diyemiyordum, çünkü asla böyle bir şey olamazdı!
Derken bir gün Osman’la dereden tepeden konuşurken lâf döndü dolaştı Aleviliğe geldi ve ben o konuda ne düşündüğünü sordum. Bana “Abi bana göre onlar Müslüman sayılmazlar, mum söndü yaparlar vb.” câhil ya da ön yargılı kişilerin bu konudaki önermelerini sıralamaya başladı. Ben de bu konuda yanlış düşündüğünü anlatmaya çalıştımsa da yararı olmadı ve konu kapandı. Aradan iki üç gün geçti geçmedi, Osman hamamdan “Evreka!, evreka!” (Buldum! buldum!) diye fırlayan Arşimet gibi odama düştü; “Abi sonunda buldum!” dedi. “Neyi buldun Osman?” dedim, “O kızın benimle niye evlenmediğini buldum!” dedi. “nedenmiş?” dedim ve Osman anlatmaya başladı. O kız Alevi imiş, Osman kendisine evlenme teklifinde bulunduğunda birisini göndermişler ve Osman’ın Alevilik konusunda ağzını aratmışlar ve Osman’ın kesinlikle olumsuz olduğunu anlayınca da, kıza, içi yana yana Osman’dan umudunu kesip kinci en câzip adayla evlenmek kalmış. Osman bu söylediğini kanıtlamak için de “zaten oralılar (kızın memleketi) çoğunlukla Alevidirler, bunu nasıl da düşünemedim!” diye ekledi.
Bundan sonra ne mi oldu? Bizim Dr. Osman korkunç rahatladı; yıllardır yaşadığı benlik değeri yitiminin, kabul edilmeme duygusunun, acınan insan olmanın ıstırabından kurtulup, acıyan insan konumuna geçti. “Kıza yazık olmuştu, Osman gibi çok yakışıklı, bilgili vs. vs. bir genci kaçırıp, ikinci sınıf birisiyle evlenmek zorunda kalkıştı!”
Ne yaparsın, kader işte!
Kaymakam Osman
Öyküyü bana arkadaşım Osman anlattı. Altmışlı yıllar.. Osman ortaokulda okumaktadır ve daha sonra Türk sinemasının ünlü aktörlerinden birisi olacak olan artist gibi yakışıklı adam da onların kasabasında yedek subaylığını yapmaktadır. Osman’ın akrabası olan güzel genç kızla yakışıklı yedek subay arasında bir kaçamak aşk yaşanmaktadır ve bizim Osman da aralarında mektup getirip götürmekte ve aşıkların gizli buluşmalarına aracılık etmektedir. Derken gün gelir, yakışıklı yedek subay terhis o
lur, gider, Yeşilçam’da ünlü bir oyuncu olur ve bu arada da yakışıklı oyuncudan umudunu kesen güzel genç kız, kendisine tâlip olan bir kaymakamla evlenip kasabayı terkeder..Aradan yıllar geçer, Osman üniversite öğrencisidir, evlenme çağındadır ve uzak enişte kaymakamla güzel genç kadının iki çocukları vardır ve karşılaştıkları aile toplantılarında, evlilik konusu açıldığında Kaymakam Bey bizim Osman’a öğütler vermektedir.
-Bak Osmancığım, bir kere evleneceğin kızda mâzi çok önemlidir, daha önce birisiyle ilişkisi olup olmadığını mutlaka sıkı bir şekilde araştırman gerekir. Meselâ ben..
Bu sırada Kaymakam Bey’in güzel eşi, göz göze geldiklerinde bizim Osman’a kaçamak bakmakta ve anlamlı anlamlı sırıtmaktadır..
Kondöktör Osman
Şimdilerde de öyle mi söyleniyor, bilmiyorum ama eskiden trenlerde bilet kontrol eden görevlilere kondöktör denilirdi. Genellikle ilkokul mezunu, demiryolcu üniforması giyen, düşük gelir düzeyindeki memurlardır. Hattâ Hocam anlatırdı, amcası doktormuş, çok şık giyinen, yakışıklı, aristokrat birisiymiş ama muayene açmamış ve fazla bir para da kazanmadığı icin karısı sağda solda “Biz doktor diye evlendik ama adam kondoktor çıktı..”
Kondöktör Osman yakışıklı adamdı. Günün birinde pavyonda çalışan bir kadına abayı yakmış ve elindekini avucundakini bu kadına yedirmiş; parası oldukça süre giden bir aşk yaşıyorlar. Bu arada Osman döverek karısının altınlarını, evdeki halı kilimi vb. satıp bu kadına yediriyor ve gün geliyor elde avuçta da kalmıyor, satıp savacak da. Para bitince aşk da
bitiyor ve kadın Osman’ı terk ediyor; “Tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna!” Osman bunu hazmedemiyor, kadını vuracak ama “Adam öldürmeyi kolay mı sandın Hasan!?”Osman doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor dolmuyor ve sonucu bana anlatıyor:
-Birden kafamda bir şimşek çaktı, vay anasını lan, nasıl da hiç aklıma gelmedi. Meğerse oro... bana büyü yapmış. Hemen bir hocaya (üfürükçü) gittik, büyüyü gördü, çözdü ama olan bize oldu, elde avuçta bir şey kalmadı.. (Tabii büyücünün aldığı da cabası ama Osman onu onun hakkı gibi görüyor, sanatkâr adam, helâl olsun, Osman’ı böylesi bir dertten kurtardı ya!
Arada bir karşılaştığımızda, konu açıldığında Osman’ın eşi de dertli, anlatıyor:
-Bize de çok çektirdi ama kendisi de çok çekti. Bilemedik yengem, meğerse o... Osman’a büyü yaptırmış..
Makasçı Osman
Bu Osman Devlet demiryollarında makasçı idi. Şimdiki gençlerin çoğu bunun nasıl bir meslek olduğunu bilmeyebilirler. Makasçılar, makas denilen bir düzenekle trenin hangi raya gireceğini belirlerler ve yaptıkları iş önemlidir. Tren istasyona girerken makasa gelince yavaşlar ve makinistler makasçının tuttuğu yeşil bayrağı görerek yollarına devam ederler. Bu boş, güvenli ve gerekli hatta gireceklerinin belirtisidir. Kırmızı bayrak görürlerse dururlar ve makasçının kendiler
i için doğru hattı sağlayıp, yeşil bayrak göstermesini beklerler. Makasçı yanlış hatta sevk ederse ciddi ölümcül kazalar oluşabilir. Makasçılar demiryolcu üniforması giyerler, ve demiryollarında önemlidirler ama genellikle ilkokul mezunudurlar ve kısa sürede öğrenilen bir meslek olduğu için, fazla vasıflı ve saygınlığı olan bir meslek de değildir, maaşları da oldukça düşüktür.Makasçı Osman komşumuzdu ve gece o kahvehanede iken biz evinde misafirdik. Osman kahvehane dönüşü geldi, oturdu bir sigara yaktı. Yüzünde büyük bir mutluluk anlatımı okunuyordu. Çok geçmedi Osman bunun nedenini açıkladı. “Kahvede oturuyorduk, polisler bastılar, üst baş araması yaptılar ama beni aramadılar, çünkü benim üniformam var!”
Mehmetçik Osman
Konya Askeri Cezaevi’nde disiplin hapsi yatıyorum ve o sırada doktor asteğmenim. Disiplin cezaevi üç oda ve bir bahçeden oluşuyor. Odalardan birisi erlere ayrılmış, en kalabalık olan ve sık boşalıp dolan oda burası. İkincisinde astsubaylar yatıyor, dolup boşalma oranı burada erlerinkinden sonra, subaylarınkinden önce. Üçüncü odada o sırada subay olarak tek ben varım. Arkamızdaki büyük bina tutuklu ve hükümlü askerlerin yattığı asıl cezaevi binası. Bizim odalarda banyo olmadığı için, oranınkinden istifade ediyorum.
Buraya gidiş gelişlerle ilgili de ilginç anılarım var. Kâtillerin, hırsızların dolu olduğu bu binada, kime sorsam iftiradan yatıyor ve kader kurbanı. Bir gün banyo için birlikte gittiğimiz başçavuş arkadaş anlattı. “Teğmenim buraya adam öldürüp gelene, koğuşun kıdemlilileri geldiği gece sorarlar,
-Geçmiş olsun arkadaş, suçun ne?
-Hiç abi, iftira!
-Şimdi sen iftirayı miftirayı bırak da ne oldu anlat..
-Abi şöyle olmuş da, böyle olmuş da, güya ben bıçağı çekmişim de vs. vs.
Kıdemlilerden oluşan mahkeme heyeti aralarında toplanır, konuşur ve tebliğ ederler. “Hemşerim şimdi sen taammüden adam öldürmekten idama mahkum olursun, hafifletici nedenlerle cezan müebbete çevrilir, duruşmadaki iyi halin de dikkate alınır, oradan da cezan indirilir, yirmi dört yıl alır, 16 sene yatar çakırsın
, geçmiş olsun!” der, celseyi kapatırlar. Mahkeme iki üç yıl sürer ve sonunda adam kıdemli mahkumların ilk gece verdiği cezayı alır; ama adam bu iki üç sene süresince sürekli “ben suçsuzum, masumum!” dediği için sonunda kendi söylediği yalana kendisi de inanır ve cezadan sonra, yattığı sürece “İftiradan yatıyoruz!” der durur; hattâ tahliyeden sonra da yaşamı boyunca “Bir iftiradan on altı yıl pisipisine yattık demeyi sürdürür.Cezaevi müdürü bir astsubay başçavuş. Müdüre rica ettim, “Benim için askeri hiyerarşinin önemi yok (zaten olsa orada olmayacağım!), astsubay arkadaşlardan da gelen olursa benim odamda kalabilir”. Müdür ricamı kırmıyor, dört kişilik odada zaman zaman astsubaylardan ya da ender olarak subaylardan bana eşlik eden çıkıyor. Beni oraya ara
mızın açık olduğu bir üsteğmen götürüp teslim etmiş ve başçavuşu da uyarmıştı. Tabancamı teslim ederken, “Bak bakalım tabancasının ruhsatı var mı? Bu doktordur, yanında uyuşturucu ilaç getirmiş olabilir, üstünü sıkı arayın! vb..” Bir gün kapı açıldı ve o üsteğmen elinde bir bavul kitapla geldi, yanımdaki karyolaya yerleşti, bir hafta sürekli kitap okuyarak (kurmaylık sınavına hazırlanıyordu sanıyorum) zamanını doldurup gitti.Mehmetçik Osman’ı o sırada tanıdım. Bir sabah odamın kapısında, sırtında tüfek, elinde sigara, gâyet lâubali, sırtını kapıya dayamış, anlatmaya başladı. “Teğmenim, bir keresinde burada bir tank yüzbaşısı yatıyor, adam bana komutanlık taslamaya kalktı. Dedim ki, bak yüzbaşım, burada senin rütben geçersiz (doğru), bana emir veremezsin.
Sen bahçeye havalanmaya çıktığında kıçına bir kurşun sıkarım, kaçıyordu vurdum! Derim, sen geberdiğinle kalırsın, bense mükafat iznine giderim anladın mı? Dedim, yüzbaşıda hoşafın yağı kesildi!”. Mesajı anladım..-Tamam Aslanım dedim, seni tebrik ederim, delikanlı adammışsın, tank yüzbaşısına bunu yapan kim bilir bana ne yapmaz; ben haddimi bilirim..
Gene lâubali bir sırıtışla
-Estağfurullah teğmenim, siz yanlış anladınız!
-Yok canım, niye yanlış anlayayım ki, dediklerin doğru ama unuttuğun bir şey var. Ben üç gün sonra buradan çıkacağım ve sizin başçavuşu ziyarete geleceğim, o sırada sen de karşıdan geliyor olacaksın ve ben de senin verdiğin selamı beğenmeyeceğim. Peki o zaman ne olacak, sırtını karnından yumuşak yapmaz mıyım!? (dayaktan)
Osman’ın sırıtışı suratında dondu ve gene estağfurullah teranelerini sürdürdü ama dinlemedim, kovdum. O günden sonra Osman, nöbetlerde, “Bir emrin var mı komutanım?” ile kapıya dayanmaya başladı...
Sıhhiye Osman
Köylü çocuğuydu. O zamanlar akıllı ve başarılı köylü çocuklarının kullanabildiği bir şansı kullanarak yatılı bir okula girme şansı elde etti ve sağlık memuru oldu. Arada geçen zamanlarda ne yaptığını bilmiyorum ama yeniden karşılaştığımızda ben askerden yeni terhis olmuştum; o ve hemşire olan eşi bir sağlık ocağı
nda çalışıyorlardı ve Osman büyük bir şehrimizin oldukça iyi bir semtinin biraz kıyıda kalan ve çok da zengin olmayan insanlarının oturduğu bir kesiminde oturuyordu. Sosyal düzeyi düşünüldüğünde birçok meslektaşına göre oldukça iyi bir muhitte ve kendisinin olan bir evde oturuyordu. Bu da size, göreli olarak ne denli başarılı birisi olduğu hakkında bir fikir verebilir. İğnecilik ve sünnetçilikten kazanıyordu. Eşi de kadın hastalara iğne yaparak kazanca katkıda bulunabilirdi ama o eşinin yerine de kendisi çalışıyordu. Askerliğimi pratisyen olarak doktor yedek subaylık yaparak tamamlamıştım ve Osman tarafından evine yemeğe davet edildim. Yemekte terzilik yapan bir başka arkadaş da vardı. Beklenildiği gibi konu genellikle askerlik anıları üzerineydi ve ev sahibi Osman da askerliği ile ilgili anılarını anlatmaya koyuldu. O sırada askerlik erler için sanıyorum yirmi dört aydı ve bizim Osman’da askerliğini sıhhiye çavuşu olarak yapmıştı.“Osmancığım, inanır mısın, yirmi dört ay askerlik yaptım ama bir gün bile bir subaya ‘komutanım’ demedim!” diye başladı. Bu olacak şey değildi. Türk ordusunda bir erbaşın yirmi dört ay askerlik yapması ve hiç bir subaya bir gün bile “komutanım” dememesi. Şaşkınlıkla kendisine baktığımı görünce Osman durumu düzeltmek gereğini hisse
tti. “Tövbe, dedi, Allah yalanı sevmez; bir kez demek zorunda kaldım!” Olayın doğrusu şöyle idi: bir tatbikat sırasında bomba patlamış ve dört er feci şekilde yaralanmıştı. Olayın şoku ile biri ast, diğeri üst teğmen olan iki doktor donakalmışlardı. Osman ise hemen fırlamış, yaralıları ameliyathaneye almış ve ameliyatlarını yapıp çıkmıştı ki, kendisini generalin beklediği söylendi.Generalin makamına çıktığında ast ve üst teğmen doktorlar ayakta esas duruşta duruyorlardı ve general Osman’a oturmasını işaret etti ve ne olduysa işte o zaman oldu ve Osman generale “Komutanlarım ayakta iken ben oturmam komutanım!” dedi ve böylece tüm askerlik yaşamı boyunca, biri general olmak üzere üç subaya iki kez üstüste komutanım demek zorunda kalmıştı. Neyse, askerlik ha
yatı, olur böyle şeyler! General Osman’ın hem cesaret ve başarısından, hem de komutanları ayakta iken oturmayacak denli askerlik terbiyesinden çok etkilenmişti ve “Osmancığım, bundan böyle bu birlikte senin tek komutanın benim, yalnızca benden emir alacaksın; bir sorunla karşılaşırsan hemen bana gel!” dedi.Bu olayın ertesi günü, Osman revirde doktorun makamında oturuyordu ki, içeri bir albay girdi ve Osman’ın da kim olduğunu bilmediği için, bir subayın koltuğunda oturan ve bir üst içeri girince de ayağa kalkmayan bir çavuşa, gösterilmesi gereken tepkiyi gösterdi. Ama dedim ya, maalesef Albay Osman’ın kim olduğunu bilmiyordu! Osman hemen postalarına seslendi, postaları albayın kollarından tuttular ve bizim Osman da albaya hak ettiği temiz bir dayak attı ve
bir yanlışlığa meydan vermemek için de erken davranarak hemen generale gidip durumu anlattı. General, “iyi etmişsin Osmancığım, eline sağlık!” dedikten sonra hemen emir subayına emir verdi, “Albayı üç gün katıksız hapis etsinler!”. Dedim ya, askerden yeni terhis olmuştum ve iç hizmetle ilgili konuları biliyordum. “Osmancığım, tuğ generaller albaylara ceza veremezler, zaten subaylara da katıksız hapis cezası verilemez!” diyecek oldum, Osman kesti, attı. “Sen öyle san, bal gibi oldu işte!”Yemek bitti, gidiyoruz, askerliğini er olarak yapmış olan terzi Osman’a,
-Yahu dedim, bir daha Osman’la içki sofrasında askerlik muhabbeti yapmayacağım! Şaşkınlıkla
Niye!?” diye sordu Osman.
-Görmüyor musun dedim, adam ne biçim atıyor, bu kadar da olmaz ki, dayanılır gibi değil.
Vaaay! Sen misin bunu diyen? Bizim Terzi Osman da bir başladı,
-Niye atsın ki, ben de bir seferinde...”
Tutmayın beniiiiii!
Yarbay Osman
Öykümüz Kıbrıs Barış Harekatı sırasında geçiyor. Ben o zaman yedek subayım ve pratisyen tabip asteğmenim. Birliğimiz Konya’dan helikopterlerle güneyde Taşucu’na yakın bir bölgeye intikal etti, sanıyorum 18 Temmuz 1974. Köyün ilkokulu alay karargâhı olarak belirlenmiş. Bizi okul müdürü karşıladı, biraz hoşbeşten sonra alay komutanımız yardımcısı ile deniz k
enarındaki motele kafa çekmeye gitti ve karargah olan ilkokulda Yarbay Osman en yüksek rütbeli subay ve yanında ben. Müdür “Komutanım, komutanım dedikçe yarbay coştu ve kendini komutan sanmaya başladı ve bu arada bana da çok iltifatlar ediyor. Müdür-Komutanım bakıyorum doktoru çok seviyorsunuz.. dedikçe, yarbay,
-Eee tabii doktorla iyi geçinmek gerekir, doktorumuz da değerlidir vb.. lâflar ediyor ama gerçekte amacı beni bir yakın arkadaşının kızıyla evlendirmek. O yıllarda doktor damat çok kıymetli.
Derken yatma zamanı geldi, ilkokuldaki o sınıfta sıralar birleştirilerek karyola haline getirilmiş ve iki de yatak serilmiş; yarbay
-Doktor biz kafaları vuralım burada yatalım.. dedi. O sırada görevli subaylardan birisi yarbaya,
-Komutanımız (alay komutanı) nerede yatacak? diye soracak oldu, iyice havaya giren yarbay
-İçecek yeri bulan adam yatacak yeri de bulur! dedi ve kafayı vurup yattı; tabii ben de! Zaten yorgunum ve stress altındayım, hemen uykuya daldım ki, birden gök gürlemesini andıran bir sesle uyandım. Komutan albay yarbaya kükrüyor;
-Osman! Ben nerede yatacağım, benim yatacağım yeri düşünmedin mi!? Yarbay kem küm ediyor, ben tilki uykusundayım, yorgan başıma çekili. Albay kükrüyor,
-Peki burada yatan kim!?
-Doktor komutanım!
-Hey Allahım, şu işe bak yahu, koca albay ayakta yatacak yer arıyor, asteğmen şurada horul horul uyuyor!
Yarbay,
-Kaldıralım komutanım!
-Olmaz Osman uyuyan adam uyandırılmaz!
Ve ben tilki uykusundan gerçek uykuya geçiyorum. O uykulu halimle bile düşünüyorum ki enayilik edip uyansam, küçük rütbeli olduğum için komutana yatak vermek bana düşecek; yarbay nasılsa yatacak yer bulur.
Sabah uyanıyorum, yanımdaki yatakta alay komutanı yatıyor. Gözlerimi oğuşturuken komutan da uyanıyor.
-Günaydın komutanım, siz miydiniz?
-Yav doktor Osman Yarbay bana yatacak yer ayarlamadan yatmış, attım keratayı dışarı, bahçede yatıyor!
-Beni niye uyandırmadınız komutanım? Size yer vermek bana düşerdi!
-Yav doktor o kadar tatlı uyuyordun, kıyamadım. Bana yer bulmak da O’na düşerdi. Bahçede yatsın da aklı başına gelsin keratanın!
1